Yol

Dini (veya daha doğru bir deyişle ruhani) kitaplar genel olarak hep ilgimi çekmiştir. Belki sağlam bir inançtan yoksun olmam, belki de saf bir merak; ancak yüzyıllar boyunca milyonlarca insanın inandığı ve bununla da yetinmeyip hayatını adadığı şeylerin ilgi çekmemesi mümkün değil. Biri ve takipçilerinden oluşan küçük bir grup insanın bunca zaman sonra dahi bu kadar insanı etkileyebilmesi etkileyici.

Budizm’in, İbrahimi dinlerin aksine, daha açık oluşu hep ilgimi çekmişti, örneğin bir din olarak değil bir yaşam yolu –dharma– olarak da görebilirdiniz; ancak Lütfü Bozkurt‘un çevirdiği, Thich Nhat Hanh‘ın “Buda’nın Öğretisi” sayesinde ancak şimdi doğru düzgün bir kaynaktan öğrenme şansım oldu.

Şu ana kadar yazdıklarımdan, başlıktaki “Yol” yanlış anlaşılabilir, ancak kastettiğim tam olarak dini veya budist anlamdaki “yol” değil, yine de ilgisiz sayılmaz. O nedenle kitaptan bir bölümü alıntılamak istiyorum:

Çarkın Oniki Dönüşü

Dört Yüce GerçekOniki Dönüş
AcıKabullenme: Bu Acı.
Teşvik: Acı anlaşılmalı.
Kavrama: Acı anlaşıldı.
Acının doğuşuKabullenme: Bizi acıya götüren adi bir yol var.
Teşvik: Bu adi yol anlaşılmalı.
Kavrama: Bu adi yol anlaşıldı.
Acının kesilmesi (hoşnutluk)Kabullenme: Mutluluk mümkündür
Teşvik: Mutluluğa ulaşılmalı
Kavrama: Mutluluğa ulaşıldı.
Sevinç, mutluluk nasıl doğarKabullenme: Mutluluğa götüren yüce bir yol var.
Teşvik: Bu yüce yol yaşanmalı.
Kavrama: Bu yüce yol yaşanıyor.

Sadece tabloya bakarak, kitabı okumamış olsanız dahi, tablonun sağında yer alan dönüşlerin, gerçeklere ulaşmadaki adımlar olduğunu fark etmişsinizdir. Şimdi sizden 3. ve 4. satıra bir kez daha bakmanızı istiyorum: Öncelikle mutluluğun, ve bizi ona götüren bir yolun varlığını kabullenmekle başlıyoruz, ama kavradığımız şey mutluluğa ulaşmak değil, ona giden yolun yaşanması.

Belki yapım gereği hep böyleydim de kendimin yeni yeni farkına varıyorum, ya da bir şekilde bu duruma geldim; ancak herhangi bir yolu izlemek için yeterli sabır, kararlılık ve odaklanmadan yoksun olduğumu hissediyorum. Bazen ikincisi, bir şekilde bu duruma gelmiş olmak, daha inandırıcı oluyor; ancak topu düzene ya da kendimden uzaklara atmak sorunu değiştirmeyecek, biliyorum. (Yine de sorunu belirlememde yardımcı olabilir, kim bilir?)

Progress doesn’t come from early risers — progress is made by lazy men looking for easier ways to do things.

Robert A. Heinlein

Teknoloji ilerledikçe bir şeyleri yapmak kolaylaştı, ki amacı da bu değil midir zaten, bununla birlikte abur cubur denilebilecek içerik de hatırı sayılır ölçüde arttı. Bugün benim gibi biri bile bir blog açıp ayda iki üç şey karalayabiliyor, bu sırada onlarca tweet atıp ve instagram’a yeni fotoğraflar ekliyor. Sanmıyorum ki daha önce hiç bir nesil bizimki kadar bir veri bombardımanı altında kalmış olsun. Bununla mücadele edebilmek de kolay iş değil elbet, derdinizi 140 karaktere sıkıştırmanız, belki ince bir kitap tutacak bir şeyi kısacık bir başlıktan verebilmeniz gerek: eğer insanları yazınızı okumak için ikna edebildiyseniz de bu sefer geriye yalnızca iki paragrafınız kalıyor. Çünkü gerisini pek de umursayan yok.


Science vs Engineering

Üzücü olansa benim de bu güruhun içinde olmam. Kendimi bir bilim adamından çok bir mühendis olarak gördüm hep: Sürecin kendisinden çok sonuç beni daha çok heyecanlandırırdı, ki hala da öyle. Lego yapmak sıkıcı sayılmazsa bile kendi yaptığınız Lego ile oynamak (ve onu incelemek) çok daha eğlenceliydi; ya da bilgisayara derdinizi anlatmak için boğuşmak (programlama), sonucu olmasa neye yarardı? Bu düşüncenin bir sonucu olarak git gide pek çok şeye bu gözle bakmaya başladım. Kitaplar “bitirilmeyi” bekliyordu, filmler izlenmek için değil arşivlenmek için indiriliyordu; bir şeyi detaylıca öğrenmek için asla vaktim yoktu, o anda işi kotarmak için gereken kadarını öğreniyordum yalnızca. Kitap taşıyan eşeğe, 5 saniyelik zevk için mastürbasyon yapan birine dönmüştüm: Her şeyi devasa bir hızla tüketiyordum, ancak hala ortaya en ufak bir şey koyamamıştım, ve dünle beraber aynıydı cancağızım, uzun süre de gitmeye niyeti yok gibi.

(Anlamıştım ki suçu başka bir yerde aramak anlamsız; kaldı ki teknolojiye karşı temkinli yaklaşmak da yeni sayılmaz: Yazmanın insanın hafızasını zayıflattığını öne süren Sokrates’tan, matbaa’nın icadıyla oluşan kitap bolluğundan şikayet edenler‘e kadar geniş bir yelpaze var. Ben Internet’e çekmirmişim çok mu?)


Sanırım yapabileceğim en mantıklı şey yavaşlamak olacak. Evet, yavaşlamak. Bir kitabı sindirerek okumak, bir albümü birkaç kez dinlemek ve bir filmi her seferinde farklı bir gözle tekrar tekrar izlemek.

Biraz daha az konuşmak, ve hatta daha az düşünmek: düşünmek güzel ve lakin bir yere götürmesi gerek. Bilmediğiniz şeyler hakkında düşünmek kafa karıştırmaktan öteye gidemiyor. Gitmek istediğinizde de, eğer derinlemesine dalmayacaksanız, yarı cahil olduğunuzla kalıyorsunuz. Düşünceleri de budamak gerek.

Biraz dinlenmek lazım sanırım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir