Uruk Aslanı: Gılgameş

Harald Braem’in yazdığı, Atilla Dirim’in çevirdiği ve Yurt Kitap’ın yayınladığı
“Uruk Aslanı Gılgameş”i bitirdim bugün. “Kutsal Kitaplara” ve diğer mitolojilere
etki eden bu destanın romanlaşmış hali olan bu kitaptan işaretlediğim bazı
yerler:

(Kitabı okumadıysanız öncelikle kitabı okumanızı tavsiye ederim, sonra hevesiniz
kaçmasın. :))


“Şamaş, Şamaş” diye bağırdı umutsuzlukla (Gılgameş), “oğullarını neden
unuttun? (…)”.

Enkidu ile beraber, Humbaba’yı öldürmek için sedir ağacı ormanına giden
Gılgameş’in Humbaba ile savaşırkenki sözleri. İsa’nın “Eli, Eli, lema şevaktani”
(tr: “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” son sözlerine benziyor.


İkisi birden, O hem tanrıça, hem insan. Ve bünyesinde insani özellikleri de
barındırdığı için aynı anda hem Kiş’te hem de Uruk’ta olması imkansız. Anlıyor
musun?

Sasa’nın, İştar’ın (sözde) yeryüzündeki en genç tezahürü olan İluna hakkında
Kiş prensi Akka’ya söyledikleri. Gılgameş’in de daha sonra -Ziusudra’dan
duyduğumuza göre- 2/3’ünün tanrı, geri kalanının da insan olduğunu anlıyoruz.

Burada asıl ilgimi çeken ise yarı insan-yarı tanrı durumunun pek sık görülmesi.
Hıristiyanlık hakkında pek bilgim olmadığı için detaya girmeyeceğim; ancak
aklıma ilk olarak İsa geldi yine.

Ayrıca sadece insanlar yarı tanrı değil, tanrılar da yarı insan gibi. Pek çoğu
insanlar ile aynı duyguları paylaşıyorlar, birbirlerine karşı üstünlükleri var,
İbrahim’i dinlerin aksine birden çoklar, yanılabiliyorlar ve isterlerse
ölebiliyorlar (Örneğin; Tanrılar’ın ilk iki insanı yaratırken -hayır Adem ile
Havva değil, Mana ile Lilith- ete ve kana ihtiyaç duymaları üzerine Anunaki
tanrılarından birinin kendini feda etmesi).


Yeteri kadar nefret ettim, artık sevmeye ihtiyacım var.

Yaptığı onca kötülükten gına gelen İluna’nın “doğru yolu” bulurkenki sözleri.


“Bir zamanlar bir manzara seyretmiştim” dedi içlerinden biri, “o kadar
sevimli, o kadar güzeldi ki, onu hayal dahi edemezsiniz. Çayırlar yemyeşil
otlarla, tarlalar da yaz güneşinde altın renkleriyle parlayan başaklarla
kaplıydı. Bin bir renkli çiçeklerin yetiştiği tarlaların ve çayırların
üzerinde uçuşan çayır kuşları, bu olağanüstü güzellik karşısında kendilerinden
geçerek çılgınca şarkı söylüyordu. Yaban keçileri kaynağa su içmeye geliyordu,
kaynaktan fışkıran serin sular yatağında dolana dolana akan dereyle
birleşiyor, dere ise üzerinde evlerin ve kulübelerin bulunduğu yeşil çayırlar
boyunca akarak, kabarık sularıyla bütünleşmek için ırmağa karışıyordu. Irmağın
üzerinde gemiler vardı; çalkantılı sularda saplarından kopartılmış nilüfer
çiçekleri gibi dans ediyorlardı, ırmak ise giderek daha, daha hızlı akıyordu,
ta ki büyük denize ulaşana kadar. Orada küçük, incecik bir akarsudan, muazzam
su kütlesinin sonsuz oyununun içinde minicik bir dalgadan, bir kırpıntıdan
başka bir şey değildi artık.

“Sözünü ettiğin denizi bir zamanlar ben de görmüştüm” dedi ikinci kör, “fakat
o paramparça kıyıları bulunan bir gölden başka bir şey değildi. Su bazı
yerlerden geliyor, bazı yerlerden gidiyordu. Bazı yerlerde topraktan büyük
parçalar kopartıyor, büyük dağları yerinden sökerek içine çekiyor, başka
yerlerde ise bunları tekrar birleştiriyordu. Büyük bir döngü, büyük bir
burgaçtı bu ve sadece ufacık, küçücük bir parçasını gören herkes, her şeyin
devamlı değiştiğini düşünürdü. Oysa ki hiçbir şey değişmiyor, her şey daima
aynı kalıyordu.”

“Bu denizi ben de biliyorum” dedi üçüncü kör, “fakat orada sadece burgaç
yoktu, aksine her şey yukarılara, havaya yükseliyordu. Güneş çıktığı zaman her
taraf nemle doluyor ve bu nemler gökyüzüne yükselerek bulut kümeleri halinde
toplanıyordu. Rüzgar onlarla oyun oynuyor, çeşitli şekiller veriyor, az sonra
da verdiği şekilleri bozarak onları başka biçimlere sokuyordu. Ve rüzgar
şiddetlendiği ya da üstünlük kavgası yapan fırtınaların ortalığı kasıp
kavurduğu anlarda bulutlar kıyıdan karanın içlerine sokularak,
yerleşebilecekleri kadar kuru bir toprak parçası arıyorlardı. Öyle bir yer
buldukları anda ise parçalanarak tekrar su haline dönüşüyorlar ve yeryüzüne
iniyorlardı. Eminim ki demin sözünü ettiğin kaynağa ulaşarak, yeni bir biçimle
akmaya devam ediyorlardır. Ben bunları gördüm ve biliyorum ki benim
gördüklerim sizin gördüklerinizin bir kesiti. Hepimiz aynı şeyi gördük.”

“O halde kör olduğumuz ve bunları konuşabildiğimiz için sevinmeliyiz” dedi ilk
kör tekrar, “yoksa hala hepimiz ayrı şeyler görmeye ve kendi gördüklerimizi
yegane gerçek olarak kabul etmeye devam edecektik. Birbirimizi ise asla
anlayamayacaktık.”

Enkidu’nun ölmeden önce rüyasında çıktığı yolda konuşurken gördüğü üç körün
kendi aralarındaki bu konuşması, şüphesiz kitabın en etkileyici kısımlarından
biriydi benim için. Oldukça karanlık, hüzünlü, belki biraz da korkutucu ve de
sanırım gizli bir anlamı olan bu konuşma, Enkidu’nun da kafasını karıştırmıştı.


Hiç kimse kendisine zorla bir şey yaptırılmasına izin vermez, içinden o işleri
yapmaya gizli bir arzu duymuyorsa tabii.

diyor Gılgameş, bir zamanlar kendisine Enkidu’nın ortaya çıkışını haber veren
-ancak şimdi haydutluğa soyunmuş olan- avcıya.


Buraya kadar gelmeye cüret eden herkes çıldırmaya mahkumdur, çünkü insanlar
ancak kendi yollarını kavrayabilirler. Fakat kendi yolundan ayrılıp tanrıların
yoluna bakmak isteyen kimseyi, önce toprağın sonsuz karanlığı kör eder, sonra
da onu takip eden tasavvur edilemez aydınlık. Bu nedenle insanları uyarmak
için burada bekliyoruz.

Mutlular Adası Tilmun’a giden yolda Maşu Dağı geçidinde bekleyen akrep adamın bu
sözleri, gerçek olduğu kadar bir mecaz anlam da taşıyor şüphesiz.


(…) büyü ve sihir ise beni korkutamaz, çünkü onların, arayan bir insanı
yanlış yollara sevk etmek ve susturmak için olduklarını biliyorum. Fakat
dünyanın hiçbir karanlığı, ister şeytanlar, ister tanrılar tarafından yapılmış
olsun, ışığın yükselişine sonsuza dek engel olamaz.

dedi akrep adam’a Gılgameş. Tanrılara dahi kafa tutabilecek kadar tutkulu biri;
etkilenmemek mümkün mü?


Bahçe muazzam hazinelerle öylesine dolup taşıyordu ki, insanın onları
seyrederken bile başı dönüyordu ve taşların ihtişamı neredeyse rahatsız edici
bir etki yaratıyordu. Zaten ceplerini hazinelerle doldurmaktan ziyade, çok
daha basit ihtiyaçlar zorlamaktaydı onu: Açlık ve susuzluk. (…)

Gılgameş etrafına bakınarak bir çıkış yolu aradı. Aslında bir insanın hayal
edebileceği en güzel yerde gerçek bir hazine cennetinde bulunuyordu. Dilediği
kadar akik ve ay taşı toplayarak ceplerini tıka basa doldurmak için elini
uzatması yeterliydi, fakat şu anda daha değerli şeylere ihtiyacı vardı: İçecek
suya ve yenebilecek gerçek meyvelere.

Maşu Dağı geçidini 12 günde geçtikten sonra acıkan Gılgameş’in durumu. Burada da
hoş bir mesaj var tabii. Daha sonra da şunları düşünecekti:

Eskiden zenginlik olarak tasavvur ettiği şeyin maddeleşmiş haliydi aslında az
önce gördükleri. Kim altın ve gümüşün, yakut ve akiğin hayalini kurmazdı ki?
Kim bu değerli taşlarla bezeli bir nesneyi eline almaktan hoşlanmaz, kim ona
taş veya kilden yapılma sıradan bir nesneden daha çok ilgi göstermezdi ki?
Fakat zenginliğin bu denli bolluğu, onu gerçek bir kabusa dönüştürmüştü.
Öncelikle bu nesnelerin hiçbiri bedenin gerçek arzu ve taleplerine cevap
verecek durumda değildi.


Küçük şeylerdi yaşamına zenginlik katan: Kumsalda deniz kabukları toplamak,
sahildeki yaz akşamları, kulübedeki sert kışlar, kayalıkların üzerindeki
gezintiler, uçsuz bucaksın denizi seyretmek ve sonsuzluğu hissetmek.

Böylesi bir hayat süren Hancı Siduri Sabitu’nun dostları da ağaçlardı elbet:

“Hangi gelecekten söz ediyorsun?” diye sordu Siduri. “İleride her şeyin nasıl
olacağını biliyor musun?”

“Hayır bilmiyorum, fakat içime çok kötü hisler doğuyor: Biz ağaçlara soğuk ve
düşmanca bakıyor insanlar. Sanki varlığımız onları rahatsız ediyor, bizleri
gördükleri yerde keserek, güya daha faydalı şeyler ekmeye yelteniyorlar hemen.
Sayımız günden güne azalıyor ve kimse yeni ağaçlar dikme sorumluluğunu
hissetmiyor kendisinde. (…) Tüm ülke çöle dönüşecek ve orman insanların
anılarında sadece bir efsane olarak yaşayacak.

Hep İsa, Musa olacak değil ya; bu sefer de Tayyip geldi aklıma. :)


Sonsuza dek dayanabilecek olan evler inşa etmemiz mümkün müdür?
Anlaşmalarımızı sonusza dek geçerli olmaları için mi mühürleriz? Kardeşler
mirası sonsuza dek mi paylaşır? İnsanoğlu gençliğin zevklerini sonsuza dek mi
tadar? Sonsuza dek mi gücünün doruğundadır? Sonsuza dek mi aşık olur? Aynı
ekmeği iki defa yiyebilir miyiz? Aynı birayı iki defa içebilir miyiz? Hayır,
dünyanın yaradılışından bu yana hiçbir şey aynı kalmamıştır ve kendini tekrar
etmemiştir. Ölüm de sürekli değiştiği için bizden bir parça yaşam değil midir?
Onu içimizde barındırarak gelmez miyiz dünyaya? Uyuyanlarla ölülerim
birbirlerine ne kadar benzediklerini düşün. Her ikisi de ölümün hatlarına
sahiptir. Bir tanesi uyuyana kadar, diğeri ise kurtlar etlerini kemirip
kemikleri toz olana kadar.

Gılgameş ona ölüm korkusunu anlattıktan sonra Ziusudra’nın ona verdiği cevap.


Çok uzun zamandan bu yana pek çok şey gördüm Gılgameş, gördüklerimin biri de,
insanların çiçeklerle dolu yeryüzü bahçesini çöle çevirmeye başlamasıydı.
Başlangıçta her şey her yere eşiy olarak dağıtılmıştı, değişik yaratılış ve
biçimlerde olsa bile. İnsanoğlu ise bir taraftan çok fazla alıp, diğer tarafa
çok fazla yığmaya başladı, ta ki karmaşa dünyaya hakim olana kadar. Tanrılar
ise bu durum karşısında gazaba gelip insanlar üzerine büyük tufanı
göndermişlerdi…

Demek bazı şeyler o zamanlardan beri devam ediyormuş. Ayrıca
“Kutsal Kitaplar”daki Nuh Tufanı’nın da kaynağını öğreniyoruz.


İlk insan çiftinin adı Mana ve Lilith’di. Mana erkek olan, Lilith ise dişi
olandı. Fakat yaradılışları birbirine çok benziyordu, bugünkü kadın ve
erkekler arasında görülern farklılıklar onlarda yoktu. Anunaki tanrılarının
İgigu tanrılarına hükmederek tüm işlerini ona yaptırdıklarını gören Mana,
Lilith’e de aynı şekilde davranmak istedi. Fakat Lilith onun buyruğu altına
girmeyi reddedince, Mana hakaretler yağdırarak onu yanından kovdu. Gizliden
gizliye ilişkide bulunduğu şeytanın yanına gitmesini haykırdı Lilith’in
suratına, zaten bu isyankar fikirleri sokan da ondan başkası değildi! Şeytan o
zamanlar ayın boynuzlu hükümdarıydı ve Lilith gerçekten de aya karşı özel bir
ilgi duyuyordu.

Cinsiyetinin sınırsız bir kudrete sahip olmadığını anlayan Mana, Lilith’in
şehvetinin ise sonsuz olduğunu fark etti ve ondan korkmaya başladı.

(…) Lilith yersiz yurtsuz bir gezgin olarak dünyayı dolaşmaya başladı; o
kadar dik kafalı ve o kadar zorbaydı ki, uzun süre ölemedi Nihayet ölüm vakti
geldiği zaman kendisini dişi bir şeytana dönüştürdü ve o zamandan beri ölümün
habercisi olduğu kabul edilir. Bir gece kuşu gibi sessizce uçar ve ölülerin
ruhlarını yakalar.

Lilith ortadan kaybolduktan sonra, Mana tek başına kalmıştı ve kendini yalnız
hissediyordu. Tanrılara öfkelenerek onları o kadar uzun süre rahatsız etmişti
ki, sonunda ona adı “yaşam getiren” anlamına gelen Heva’yı yaratmak zorunda
kaldılar. Bu defa her şey Mana’nın arzuladığı gibi olmuştu, yeni karısı her
şeyiyle ona tabi idi. Heva birçok çocuk doğurdu ve insan neslinin devam
etmesini sağladı.

“Kutsal Kitaplar”daki yaratılış hikayesinin kaynağı da burada. Ay’ın kadınları
simgeleyen bir sembol olmasının (veya kadınlarla ilişkilendirilmesinin) sebebini
de gene buradan öğreniyoruz.

Aynı zamanda kitapta bahsedilmese de Heva’nın -Lilith’in aksine- Mana’ya itaat
etmesinin sebebi olarak; O’nun, Mena’nın sol kaburga kemiğinden yapılmış
olmasıdır. Elbette yine bu metinden yola çıkarak İbrani Dinlerin, kadına bakış
açısı (“ideal kadın”) konusunda da az-çok fikir sahibi oluyoruz.


Boş şeylere bağlanmanın ne faydası var? Ben, benim! (…) Tanrılar var mı,
dünya sonsuz mu değil mi, kainat bir labirent mi, yoksa bir çember mi, yaşamın
anlamı tüm insanlar için aynı mı, yoksa herkes için bir daha yaşanması
olanaksız farklı anlamları mı var? Bir tek kez bile parlayan bir yıldıza tüm
ruhumla baktığım zaman, parıldayan denizin güzelliğini seyrettiğim zaman ve
rüzgarın okşamasını tenimde hissettiğim zaman, bütün bu sorular benim için
aniden önemini yitiriyor. Her an, her saniye bir karar vermek ve bu kararı
gerçekten ruhumla hissedip hissetmediğimi düşünmek zorundayım. Sadece bu bile
yeter bana, bu kadarı bile yaşamıma yeterince anlam katıyor.


“O (…) bu zaman ve mekanın dışında, iyiliğin ve kötülüğün ötesinde bir
varlık.”

Gılgameş, Tilmun’dan ayrıldıktan sonra gemisinin batar ve bir tahta parçasının
üstünde hayata tutunmaya çalışır. Bir süre sonra Ebu el-Carca gemisiyle oradan
geçerken Gılgameş’i gemisine alır. Yukarıdaki cümle de Gılgameş’in olayları
anlatırken sıra Ziusudra’ya geldiğinde, onu anlatmak için kullandığı cümledir.

Tabii burada da aklıma Mevlana’nın şu sözü geldi:

(…) Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir yer var, seni orada
bekleyeceğim. (…)

Acaba aynı şeyden mi bahsediyorlardı? Kim bilir…


“(…) kötülüğün ne kadar çabuk kudret kazandığını kısa bir zaman önce
gittiğim adalarda gördüm. Kötülerin ulaşmak istedikleri bir amacı vardır ve bu
yolda hiçbir şeyden çekinmezler. Aklı başında hükümdarlar tahtlarından
indiriliyor, onların yerine geçen tiranlar da kanlı ayaklanmaşarşa birbilerini
devirip duruyor. İyi olanın kendini kabul ettirmesi genelde çok zor, çünkü
istekleri daha az, çekinceleri ise daha çoktur.”

“İyilik ve kötülük nedir ki? Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu kim, neye göre
saptıyor?”

Ebu el-Carca’nın sözlerinin doğruluğu üzerine düşünürken, Gılgameş’in ani çıkışı
her şeyi tümden değiştiriyor.


İyi, diye düşündü Gılgameş, her şey üzerinde etraflıca düşünmek doğru bir
davranış. Fakat gereğinden fazla derin düşüncelere de dalmamak lazım, yoksa
insan yanlış bir şey yapacağı korkusuyla neredeyse hiçbir şey yapamayacak hale
gelir. Yaşam devam ediyor, biz nasıl ağaçlara muhtaçsak, onlar da aynı şekilde
bize muhtaç. Demek ki herkes için yapacak çok şey var daha. Ve belki de
yaşamımızı biraz daha anlamlı kılmayı başarabiliriz. Yeter ki çok fazla
gürültü çıkarmayalım, yoksa ağaçların hakkımızda söylediklerini işitemeyiz…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir